Menopoz nedir?

Menopoz kadında yumurtalık rezervinin tükenmesi neticesinde adet kanamalarının sonlanması anlamına gelir.  Son görülen adet üzerinden 6 ay ve daha fazla geçmesi durumunda adet kesilmesine yol açan başka bir sebep olmadığı sürece menopozun başladığı kabul edilmektedir.

Menopoz dönemi ne zaman, hangi bulgularla başlar?

Kadınlarda 35 yaşından itibaren yumurtalıkların hormon üretiminde bir yavaşlama başlamaktadır. Menopoz yaşı kadının beslenmesine, ailesel ve ırksal özelliklere,  yaşam tarzına göre değişmek üzere 40-55 yaşları arasında (ortalama yaş :48) olmaktadır. Bir kadının 40 yaşından önce menopoza girmesine “erken menopoz”" denir.

İlk bulgular adet miktarında azalma, hafif ateş basmaları, çarpıntı ve terlemedir. Bu belirtiler zaman içinde şiddetini arttırmakta, adet araları açılmaktadır.

Menopozun ilk belirtilerinin görüldüğü bu dönem premenopoz (menopoz öncesi dönem) olarak adlandırılır. Bu dönemin uzunluğu her kadında farklı olabilir (1-5 yıl). Bu süreci takiben yumurtalıkların rezervinin tükenmesi ve hormonal faaliyetin belirli bir düzeyin altına düşmesiyle de menopoz başlamaktadır.

Menopozda ortaya çıkan bulgular ve sorunlar  nelerdir?

Türk kadınlarında ortalama olarak menopoz yaşı 47’dir.

Menopozun sonuçları kısa ve uzun dönemde ortaya çıkabilir.Menopoza giren kadınların %70’inde bulgular doktora başvurmayı gerektirmeyecek kadar az olabilir. Ancak vücuttaki estrojen hormonunun azalmasına bağlı ikincil olarak ortaya çıkan sorunlar kadının yaşam kalitesini ve süresini etkileyen çok ciddi durumlara yol açabilir.

Kısa dönemde ortaya çıkan rahatsızlıklar:

1-Adet ve fertilite (doğurganlık) değişiklikleri: Adet düzensizlikleri, yumurtlama bozuklukları ve azalmış doğurganlık ve nihayet adetten kesilme.

2-Nörovejetatif bozukluklar: Sıcak basmaları, terleme, uyku düzensizlikleri, uykusuzluk, baş dönmesi, baş ağrısı ve kalp çarpıntıları (1-4 yıl sürebilir)

3-Psikolojik yakınmalar: Depresyon, ruhsal dengesizlikler, anksiyete, gerginlik, sinirlilik, korku, saldırganlık, hırçınlık, konsantrasyon bozuklukları, çalışma veriminde düşüş, yorgunluk ve bitkinlik gibi belirtiler görülebilir. Bu tür psikolojik bozukluklar, kişilerin yaşam koşullarına bağlı olarak değişiklik gösterebilir.

4-Ürogenital değişiklikler: Cinsel organlarda kuruluk, incelme ve daralma ve buna bağlı ortaya  çeşitli sorunlar çıkar. Vajina epiteli incelir, enfeksiyona eğilim artar. Kaşıntı, cinsel ilişkide kuruluk ve ağrı olabilir. Pelvik dokuların ve bağlarda gevşeme ve buna bağlı idrar kaçakları ortaya çıkabilir. Rahim küçülür. Sistit gelişebilir.

Uzun dönemde ortaya çıkan rahatsızlıklar:

1-Osteoporoz (kemik erimesi): Osteoporoz kemik dokusunun kaybıdır. Menopoz dönemindeki kadınlarda östrojen üretiminin düşüşü ile kemik kaybında bir artış gözlenir. Kemikler gözenekli bir hal alır. Bu nedenle kemik ağrıları gözlenirken kemiklerin kırılması kolaylaşır. 70 yaş üzeri kadınların %20 sinde kalça kırığı olur ve bunların 1/6 si ilk 3 ay içinde ölürler. Estrojen tedavisi osteoporozu durdurur. Estrojen beraberinde kalsiyum desteği verilirse omurga kırıklarının %80 i önlenir. Günlük kalsiyum ihtiyacı 1000 mg’dır. Sigara ve alkol alımı azaltılması ve haftada en az 3 gün, 30 dk egzersiz yapılması kemik mineral içeriğini arttıracaktır.

2-Kalp ve dolaşım hastalıkları: Hipertansiyon, damar sertliği, enfarktüs ve felç hem ilerleyen yaş, hem de menopozla birlikte ortaya çıkan metabolik -hormonal tablo yüzünden görülme riski artan kalp ve dolaşım sistemi rahatsızlıklarıdır.

3-Cilt: Ciltte yaşlanma belirtileri hızlanır. Cilt incelir, buruşur.

4-Alzheimer Hastalığı: İnsanda özellikle de kadınlarda en sık görülen bilişsel bozukluk olan Alzheimer hastalığı riski yaşlanma ve menopozla birlikte artış göstermektedir.

Menopozda görülen rahatsızlıklar her kadında aynı mıdır?

Menopozda ortaya çıkan bu rahatsızlık ve hastalıklar, her kadını aynı oranda etkilemez. Bilimsel araştırmalar, sıcak basmaları ve terlemelerin en sık görülen rahatsızlıklar olduğunu ortaya koymuştur. Kadınların %80′inde bu rahatsızlıklar görülmektedir. Bunun yanında, kadınların %75′inde depresif yakınmalar görülmektedir. Adetten kesilme dönemindeki kadınların %60′ı uyku bozukluklarından şikayet etmektedir. Korku, huzursuzluk ve hırçınlık, daha az görülen rahatsızlıklar arasındadır.

Baş dönmesi ile birlikte ortaya çıkan dolaşım bozuklukları, kan basıncındaki dengesizlikleri ve baş ağrıları ise, kadınların %50′sini etkilemektedir.

Sözü edilen rahatsızlıkların şiddeti, diğer bazı faktörler yanında, bu yaşlarda görülen hormon üretiminin düşüşündeki hıza bağlıdır. Düşüş çok hızlı olursa, vücut yeni şartlara kolayca uyum sağlayamaz. Bununla birlikte, adet süre ve şiddeti yavaş yavaş azalırsa, vücut uyum sağlamak için daha fazla zamana sahip olacağından, şikayetler azalacaktır. Kilo fazlası olan kadınların, menopoz şikayetleri daha azdır. Çünkü estrojen, yağ dokusunda da üretilir ve yumurtalıklarda üretimi azalan estrojen kısmen buradan karşılanacaktır.

Şikayetler ne kadar sürer?

Şikayetlerin süresi de kadından kadına farklılık göstermektedir. Birkaç yıldan başlayıp, bazı durumlarda 15 yıla kadar devam edebilir. Kadınların çoğunda menopoz şikayetleri yaklaşık 5 yılda sona erer. Genellikle son adetten 2-3 yıl sonra şikayetler en üst seviyeye ulaşır. Ancak estrojen eksikliğinin uzun dönemdeki sonuçları, kadınları tüm yaşamı boyunca etkilediği gibi yaşam sürelerinin azalmasına da yol açabilir.

Menopoz tedavisi gerekli midir?

Menopozun doğal bir süreç olduğunu öne süren bazıları menopoz tedavisinin gereksiz olduğunu öne sürmektedir. Ancak özellikle son 20 yılda menopoz ve etkileri üzerinde yapılan çalışmalar menopozun kadını bir süre için rahatsız eden ateş basmaları ve terleme gibi şikayetlerin ötesinde yaşam süresini ve kalitesini etkileyen çok önemli sorunlara yol açtığını  göstermiştir.

Menopozda ilaç tedavisi tek başına yeterli midir?

Menopozdaki bir kadının her şeyi ilaçlardan beklemesi yanlış olacaktır. Sağlığı için kendisinin de azami dikkat göstermesi yaşam tarzının değiştirilmesi gereklidir.

*Sigarayı bırakın ya da en azından günde 5 tanenin altına düşürün, kafein, şeker ve tuz alımının sınırlayın

*Diyete dikkat edin (kolesterolü yükselten kırmızı et, sakatat, kuruyemiş, kızartmalar, katı yağlar vb yiyeceklerden kaçınma, kalsiyum alımını artırmak için günde en az 1 litre süt içilmesi, bol yoğurt ve peynir yenmesi)

*Düzenli egzersiz yapın ya da en azından yürüyüş ve yorucu olmayan sporlar yapın, yeterli ve düzenli uyuyun.

Estrojen tedavisinin kullanılmaması gereken durumlar

1-Rahim Kanseri olan hastalar

2-Meme Kanseri olan hastalar

3-Akut Karaciğer hastalığı

4-Damar hastalığı olanlar

5-Nörooftalmik (sinir sistemi ve gözle ilgili) damar hastalığı olanlar

Menopozda hormon tedavisi mutlaka bir kadın doğum uzmanının kontrolünde, belirli bazı tetkikleriniz yapıldıktan sonra ve doktorunuzun tayin edeceği aralıklarla kontrole gitmek şartıyla kullanılmalıdır.

Estrojen (hormon) tedavisi kanser yapar mı?

Hormon replasman tedavisi, yumurtalık ve rahim kanserlerine yol açmadığı gösterilmiştir. Yalnız, rahmi alınmamış olan hastalarda estrojen ile birlikte mutlaka progesteron hormonu da verilmelidir.

Son yıllarda, medyada çıkan ve sansasyon yaratan HRT’nin meme kanseri riskini artırdığına öne süren bir çalışma vardır. Ancak, her gün bir kadeh alkol kullanımı, şişmanlık, ilk doğumun 30 yaşından geç yapılmış olması ve ülkemiz için 50 yaşından sonra, yani geç menopoza girmek gibi risk faktörlerinin oluşturacağı meme kanseri oranından daha fazla değildir. Bu risk tedavinin kesilmesinden itibaren 5 yıl sonra ortadan kalkmaktadır.

Menopoz çağındaki her 10.000 kadında yılda 30 meme kanseri görülmektedir.  Dünyada panik yaratan çalışmanın sonuçlarında da yıllık meme kanseri sıklığı 10.000 kadında 38 bulunmuştur.

Bunun yanında HRT, kolon (kalın barsak) kanseri sıklığını azaltmaktadır.

Bugünkü bilgiler ışığında hormon replasman (yerine koyma) tedavisi (HRT), eğer menopoza ait yakınmalar ve bulgular hastanın kısa ve uzun dönemde sağlık ve yaşam kalitesine belirgin olumsuz etkilere yol açıyorsa, kullanımının getirdiği fayda / risk oranı hastanın lehine ise; hasta ve sorumlu hekiminin ortak kararı ile kullanılabilir. Tedavi sürecinde hastanın mutlaka doktoruna en az yılda 1 kez kontrole gitmesi ve mamografi gibi hayatın rutin tarama testlerini ihmal etmemesi gereklidir.

Özetle  menopoz tedavisi kişiye özeldir ve kişiye özel planlanmalıdır. Menopozdaki kadının sıcak basması yakınmalarını kontrol edebilecek, kemik erimesi riskini en aza indirecek ancak bu arada kalp-damar hastalıkları ve kanser riskini anlamlı oranda arttırmayacak en uygun tedavi protokolü hastayla birlikte seçilmelidir.

 

Anestezi Doktoru ve Sorumlulukları

Anestezi Doktoru Kimdir?

Pek çok kişi anestezi doktorunun görevinin ameliyat esnasında hastanın uyutulup ameliyat sonunda da uyandırılmaktan ibaret olduğunu düşünmektedir.

Bu yaygın inanışın tersine anestezi doktoru ameliyat esnasında hasta konforunun sağlanması dışında ağrı ve bilinç duyusunu tamamen ortadan kaldırmakla birlikte solunum, kalp hızı, kan basıncı, besin, böbrek gibi kritik yaşam fonksiyonlarını düzenleyen, ameliyat esnasında ve ayılma döneminde ortaya çıkabilecek tıbbi problemlerin tanı ve tedavisini yapan uzman kişidir.

Anestezi Doktorunun Sorumlulukları Nelerdir?

 Anestezi uygulanacak hastaları değerlendirmek, konsülte etmek gerekirse tedavi ederek ameliyata hazırlamak Ameliyat, doğum, girişimsel tanı ve tedavi yöntemleri sırasında anestezi tekniklerini uygulamak, hastaların ağrı duymasını engellemek Ameliyat süresince hastanın cerrahi sırasında oluşabilecek her türlü yaşamsal fonksiyonları ile ilgili sorunları değerlendirmek, tanı koymak, ilaç ve girişimler ile anında müdahele etmek Ameliyat sonrasında özellikle ilk 48 saat hastanın tıbbi problemlerini değerlendirmek, tanı koymak ve tedavi etmek….  

Anestezi Yöntemleri Nelerdir?

Genel Anestezi

Bilinç ve ağrı duyusunu tamamen ortadan kaldırır. Hasta derin bir uykudaymış gibidir. Bu amaçla genellikle el üstündeki damarlardan ilaç enjeksiyonunu takiben gaz ya da buhar şeklindeki anestezik ajanlarla bir maske ya da solunum yolumuzdaki bir tüp aracılığıyla ameliyat esnasında anestezinin devamlılığı sağlanır.

Rejyonel (Bölgesel) Anestezi (Epidural ve Spinal Anestezi)

Sinirlerin lokal anestezik ilaçlarla anestetize edilmesi ile o sinirin beslediği bölgelerde oluşan tüm vücudu etkilemeyen anestezi yöntemidir.

Spinal sinirler omurilik kanalı içinde bulunan ve vücuda tüm sinirleri yaşıyan ana sinirlerdir. Çeşitli seviyelerde bunlar omurilik kanalından çıkarak vücuda dağılırlar. Bu sinirlerin anestezi “spinal anestezi” veya “epidural anestezi” şeklinde sağlanabilir.

Direkt sinirlerin etrafına yapılan anestezi spinal anestezidir, ancak ilaç tek seferde verilebildiğinden etki süresi kısadır. Jinekolojik ve gebelik anestezisinde zaman zaman uygulansa da genellikle tek başına tercih edilmez ama epidural ve spinal analjezi birlikte kullanılabilir.

Epidural ve spinal anestezi için uygulama belden yapılır. Buraya özel iğnelerle girilerek anestezik madde istenen bölgelere verilir.

   Epidural anestezi ise; spinal sinirleri çevreleyen ve “dura” olarak isimlendirilen zarın etrafında bulunan bir boşluk olan “epidural aralığa” uygulanan anestetiklerle spinal sinirlerin anestetize edilmesi ile sağlanan bölgesel anestezi yöntemidir. Bu boşluğa yerleştirilen bir kateter aracılığıyla ilaç dozları tekrarlanabildiğinden daha uzun süreli anestezi sağlanabilir ve hatta operasyon sonrası ağrının giderilmesi için de kullanılabilir.

Epidural anestezi

 Ağrısız doğum için

 Sezaryen anestezisi olarak

 Diğer jinekolojik ameliyatlarda ameliyat sırasında

 Operasyon sonrası ağrının giderilmesinde kullanılabilir.

 

Epidural anestezinin normal doğumda uygulanmasındaki amaç sadece ağrıyı gidermek olduğundan, epidural aralığa sezaryen ameliyatlarına göre daha az dozlarda lokal anestezik ile birlikte güçlü ağrı kesiciler de verilir. Bu sayede motor işlevi sağlayan sinirlerde baskılanma olmayacağından anne adayı ağrı duymadığı halde dokunmaları hissedebilir ve bacaklarını oynatabilir. Lokal anesteziğin miktarı çok düşük tutularak anne adayının normal doğum eylemi sırasında yürüyebilmesi dahi sağlanabilir.

Eğer bu bölgedeki motor işlevi sağlayan sinirler de baskılanırsa motor kayıp da olur ve tam bir anestezi meydana gelir. Bu durumda uygulama yapılan bölgenin altında kalan kısımda his ile birlikte hareket kabiliyeti de ortadan kalkar. Kişi bu durumda geçici süreyle bacaklarını ne hissedebilir ne de oynatabilir. Bu sezaryen ameliyatlarında uygulanan epidural anestezidir.

Epidural Anestezinin Avantajları Nelerdir?

 Doğum eylemi ve doğum sırasındaki ağrıların giderilmesinde etkilidir.

 Annenin bilinci açık olduğu için sezaryen sırasında da bebek doğar doğmaz bebeğini görebilir, ilk ağlamasını duyabilir.

 Uygun zamanda uygulanırsa normal doğumun ilerlemesini hızlandırır.

Epidural Anestezinin Yan Etkileri ve Riskleri Nelerdir?

Epidural anestezide risk sanılanın aksine deneyimli uzmanlar tarafından yapıldığında son derece azdır.

 Tansiyonun ani düşmesi, en sık görülen yan etkidir. Bunu önlemek için, işlem öncesi damar yolundan sıvı yüklemesi yapılarak damarların dolması sağlanır. Sıvı yüklenmesinin veya tansiyonun ani düşmesinin riskli olduğu bazı hastalarda bu nedenle tercih edilmez.

 Baş ağrıları (bazen görülebilir ve ağrı kesicilere cevap vermeyebilir)

 Anestezinin tam olmaması (yetersiz anestezik madde uygulanmasına bağlı)

 Kullanılan ilaçlara bağlı allerji ve cilt döküntüleri,

 Enfeksiyon

 Ikınma hissini ortadan kaldırarak doğum süresinin uzaması, bu nedenle müdaheleli doğum riskinin artması

 İşlem sonrası idrar yapmada geçici zorluklar

 Çok nadir olarak felç gelişimi gibi problemler sayılabilir.

İşlem deneyimli ellerde uygulandığında, bu tür problemlerin gelişmesi son derecede nadirdir.

Epidural Anestezi (Ağrısız doğum) Kimlere Uygulanmaz?

   Kanama bozukluğu olanlarda

   Antikoagülan (pıhtılaşmayı önleyici) tedavi alanlarda

   Uygulama bölgesinde enfeksiyon-yanık varlığında

 Anne adayının uygulamayı reddetmesi durumlarında epidural anestezi uygulanmaz.

Hasta Kontrollü Analjezi

Ameliyat sonrasında ameliyat yerindeki kesiye bağlı olarak bu bölgedeki kaslarda ağrı olur.

Bu durumda ağrının azaltılması ya da giderilmesi; soluk almayı, hareket etmeyi, bağırsak hareketlerini kolaylaştırır, daha erken ayağa kalkmaya yardımcı olur.

Hasta kontrollü ağrı pompası; ağrının hasta tarafından kontrol edilebilmesi için geliştirilmiştir. Ağrı kesici ilaca gereksinim olduğunda pompa hastaya ihtiyacı olan ve doktor tarafından daha önceden ayarlanmış dozlarda ilacı hastanın düğmeye basmasıyla verir. Sistem damar yoluyla veya epidural kateterin ucuna basarak kullanılır.

 

Vulva Kanseri

Vulva,  dış genital organlara verilen isimdir (Bakınız Genital organların anatomisi). Vajina kanserinden biraz daha sık olmakla birlikte yine de nadir görülen bir genital kanserdir. Görülme yaşı 40-50 yaşlar ve 70 yaşlar olmak üzere 2 yaş grubunda pik yapar. Genç yaşta görülenler serviks kanserine benzer şekilde HPV (Human Papilloma Virusu) ile ilişkilidir. İleri yaşta görülenler HPV ile bağlantılı değildir. Bu olgularda daha çok çevresel irritanların rolü olduğu düşünülmektedir.

Vulva kanserinin en önemli belirtilerinden biri kaşıntıdır. Tedaviye dirençli olan kaşıntı olgularında görünür bir lezyon olmasa da biyopsi almak gereklidir. Bunun dışında vulvada renk değişiklikleri ve kızarıklık, ülser, kitle gibi çeşitli cilt lezyonları görülebilir. Kesin tanı biyopsi ile konulduğundan vulvada görülen tüm şüpheli durumlarda biyopsi almak tanı koydurucudur.

Olguların yarısında erken evrede tanı konabilir. Tedavi cerrahidir. Erken evre yakalandığında tedavi şansı %90’ları bulabilir. Tümörle birlikte çevre doku ve lenf bezleri çıkarılır. İleri evrelerde cerrahiye ek olarak radyoterapi uygulanabilir.

   

Rahim Kanseri (Uterus Kanseri)

Rahimden kaynaklanan 2 tür kanser vardır: Endometriyum (rahim iç zarı kanseri) kanserleri ve sarkomlar (rahimdeki kas vb bağ dokularından).

Sarkomlar çok nadir görülür. Rahimdeki kas tabakasından, damarlardan, salgıbezlerinden kaynaklanabildiği gibi rahimde bulunmayan kıkırdak gibi dokulara benzeyen sarkomlar da olabilir. Hızlı yayılırlar ve genellikle geç dönemde tanı konduğu için çok iyi tümörler olarak kabul edilmezler.

Endometriyum kanserleri ise daha sık görülür ve hatta dünyada özellikle gelişmiş ülkelerde en sık görülen jinekolojik kanserlerdir. Bu nedenle, bu bölümde daha çok endometriyum kanseri anlatılacaktır.

Endometriyum kanseri her yaşta olmak üzere daha çok 50 yaş civarında görülür. Endometriyum kanserinde erken tanıda kullanılacak spesifik bir erken tanı testi olmamasına karşın şanslı kanserler arasında sayılır. Çoğunlukla, anormal rahim kanamaları şeklinde kendini gösterdiğinden bu olgular ihmal edilmez ve basit bir kürtaj işlemi ile biyopsi alınırsa tanı konulabilir. Nitekim, endometriyum kanserlerinin %75’i erken evrede yakalanır ve bu nedenle de kesin tedavi ve yaşam şansı diğer jinekolojik kanserlere göre yüksektir.

Risk Faktörleri

Rahim kanseri oluşumunda progesteron hormonu ile dengelenmemiş estrojen ana faktördür. Risk faktörleri de bununla ilişkilidir. Yumurtlama bozukluklarında (anovulasyon) estrojen hormonu bulunmasına karşın progesteron hormonu üretilmez bu nedenle bu hastalarda endometriyum kanseri riski artar. Estrojen salgılayan yumurtalık tümörlerinde de risk artar. Ayrıca, hiç doğum yapmamış olmak, erken yaşta adet görmek ve geç menopoza girmek, obesite, yüksek tansiyon, şeker hastalığı olanlarda ve atipili endometriyal hiperplazide risk artar. Nedeni bilinmemekle birlikte sigara riski azaltır. Estrojen temel risk faktörüdür ama yumurtalık kanserinde olduğu gibi estrojen progesteron ile dengelendiği sürece risk oluşturmaz hatta doğum kontrol hapları riski azaltır. Estrojen etkisi olmadan da endometriyum kanseri gelişebilir. Estrojen etkisine bağlı olarak gelişen endometriyum kanseri olguları daha iyi davranışlıdır ve tedavi şansı daha yüksektir.

Belirti ve Bulgular

En sık rastlanan şikayet anormal rahim kanamasıdır. Özellikle menopoz döneminde ortaya çıkan kanamalarda kanser riski %10 gibi yüksek bir oranda olduğundan bu hastalarda mutlaka kürtaj ile biyopsi alınmalıdır. İlerlemiş olgularda bası belirtileri (idrar şikayetleri vb) ve ağrı görülebilir. Bazen ultrasonda tesadüfi olarak rahim iç zarında kalınlaşma ve düzensizlik ile tanı konulabilir.

Tanı

Kesin tanı biyopsi ile konur. Bunun için ameliyat olmaksızın ofis koşullarındayapılabilen bir kürtaj işlemi yeterli olabilir. Kürtaj denilince genellikle çocuk aldırma anlaşılır. Ama aslında tıbbi literatürde küretaj “kazıma” anlamına gelir. Küretaj işlemi gebeliği sonlandırmak için yapılabildiği gibi patolojik örnek yani biyopsi almak amacıyla da yapılabilir. Hatta bazı durumlarda anormal kanamayı durdurmak için tedavi amaçlı da yapılabilir.

Menopozdaki hastada yapılan vajinal ultrasonda rahim iç zar tabakasının kalınlığı 5 mm’den fazla ise endometriyum kanserinden şüphelenmek ve biyopsi almak gerekir.

Tedavi

Tedavisi rahim ve yumurtalıkların bir arada çıkarılmasıdır. Erken evrede bu şekilde yapılan cerrahi yeterli olmakla birlikte biraz daha ilerlemiş olgularda cerrahiye ek olarak radyoterapi yapılabilir. Kanserin daha fazla yayıldığı ileri olgularda ise cerrahiyle birlikte radyoterapi ve kemoterapi yapmak gerekir. Erken evrede yaşam şansı %90’lara ulaşır ancak ileri evrelerde bu %40’lara kadar düşer. Çoğu olgu erken evrede yakalandığı için tüm vakalar göz önünde tutulduğunda yaşam şansı %75 civarındadır.

Vajina Kanseri

Seyrek görülen bir jinekolojik kanserdir. Kanama ve kitle gibi şikayetlere neden olabilir. Çoğunlukla tesadüfen tanı konur. Bazen de smear testinin anormal çıkması ve rahim ağzında lezyon bulunmaması ile şüphelenilip incelendiğinde saptanır.

Serviks (Rahim Ağızı) Kanseri

Serviks kanseri açısından en önemli şans basit bir testle (smear testi) erken tanısının mümkün olmasıdır. Hatta smear testi ile hücrelerde oluşan atipik değişiklikleri saptamak ve kanser gelişmeden tedbir almak mümkün olur. Gelişmiş ülkelerde düzenli smear testi programları ile toplumda serviks kanseri %90 azalmıştır. Vücuttaki başka bir kanser için bu kadar etkili bir tarama testi daha yoktur. Bu nedenle, her kadının her sene mutlaka yaptırması önerilir.

Detaylı bilgi için Smear testi nedir, niçin yapılır bölümünü inceleyiniz

Bir kanser için şanslı demek çok doğru olmasa da serviks kanseri aslında şanslı bir kanserdir. Çünkü organ direkt olarak dışa açılmasa da normal bir jinekolojik muayenede yapılan spekulum muayenesi ile direk gözlem yapmak ve serviksten direkt biyopsi almak mümkündür.

Diğer bir şans kabul edilebilecek bir durum serviks kanserinde basit ve ucuz bir yöntemle kitlesel tarama yapılabilmesidir ki bu yöntem smear testidir. Daha önce de vurgulandığı gibi smear testinin yaygın şekilde kullanıldığı ülkelerde bu kanserin görülme oranı %90 oranında azalmıştır.

Nitekim serviks kanseri, eskiden en sık görülen jinekolojik kanser olmasına rağmen gelişmiş ülkelerde uygulanan smear testi tarama programları sayesinde sıklığı giderek azalmaktadır. Ancak, az gelişmiş ülkelerde hala en sık genital kanser olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle, serviks kanserinin bir ülkede sık olmasının o ülkenin az gelişmiş olma kriterlerinden biri olduğunu düşünen araştırmacılar vardır.

Serviks kanseri over ve endometriyum kanserlerine göre nispeten daha erken ama yine de ortalama 50 yaş civarında görülür ama her yaşta görülebilir.

Risk Faktörleri

Risk faktörleri serviksin kanser öncüsü lezyonları olan servikal intraepitelyal lezyonlarla aynıdır (Detaylı bilgi için Servikal İntraepitelyal Neoplaziler bölümüne bakınız). Risk cinsel aktivite ile yakında ilişkilidir. İlk ilişkinin erken yaşta olması, erken yaşta doğum, birden fazla partnerin olması ve hatta tek partner olsa da bu partnerin farklı partnerlerinin olması serviks kanseri riskini artırır. Ayrıca, sigara ve doğum kontrol hapları da riski artırır. Ancak, doğum kontrol hapları ile serviks kanseri arasındaki ilişkinin daha çok hap kullananların daha liberal bir cinsel yaşamları olması ile ilgili olduğu düşünülmektedir.

Cinsel yaşam ile serviks kanserinin bu derece yakın ilişkili olması cinsel temasla bulaşan hastalıkların rolü olduğunu düşündürmektedir ki son 20 yılda bunun gerçekten de böyle olduğu gösterilmiştir. Genital siğil oluşturan bir virüs olan Human Papilloma Virus’un (HPV) serviks kanseri olgularının büyük bir kısmında rolü olduğu gösterilmiştir. HPV’nin 70’den fazla türü saptanmıştır ve bunların hepsi kanser yapmaz. Özellikle bazı tipleri (Tip 16 ve 18) kanser olgularında ön plan saptanmaktadır.

Belirti ve Bulgular

Serviks kanserinin en sık bulgusu ağrısız ve özellikle ilişki sonrasında olan kanamadır. Bu nedenle, daha önce bir çok kez çeşitli yerlerde vurgulanmakla birlikte yeniden vurgulamakta fayda vardır….

Lütfen!!!!!…

“Her türlü anormal (ve özellikle adet dışı olan) kanamada jinekologunuza başvurunuz!!!”

Serviks kanserinin diğer belirtileri arasında kötü kokulu akıntı da bulunabilir. Bu nedenle, basit bir şikayet gibi görülen bu yakınma da göz ardı edilmemelidir. Diğer belirtiler, daha çok kanserin ileri evrelerinde görülür. Durdurulamayan vajinal kanamalar, tümörün kitlesel etkisi ve yakın komşuluğu nedeniyle idrar yollarını tıkaması ve buna bağlı börek yetmezliği, lenf dolaşımının bozulmasına bağlı bacaklarda lenfödem bu belirtilerdendir. Bu belirtiler ortaya çıktığında kanser genellikle tedavi şansını büyük oranda kaybetmiştir.

Tanı

Tanı jinekolojik muayene sırasında yapılan gözlemde rahim ağzında kitle ve ülserleşme gibi lezyonların görülmesi ve bu lezyonlardan alınan biyopsi ile konulur. Biyopsi ile tanı konulmuş olgularda kanserin yayılma derecesini saptamak için çeşitli tetkikler de yapılmalıdır.

Tedavi

Kanser lokal olarak yayılır ve bu bölge lenf nodları açısından zengin olduğundan erken evrelerde bile lenf nodlarını tutabilir. Lenf nodlarının tutulması kanserin metastaz yapma riskini artırır. Bu nedenle, serviks kanseri erken tanı ve kanser gelişmeden kanser öncüsü lezyon halinde iken tanı mümkün iken kanser gelişmiş ise tedavi şansı nispeten az olan bir kanser türüdür. Çok erken kanser henüz sadece servikste mikroskobik düzeyde iken yakalanmışsa sadece rahimin alınması ve hatta seçilmiş olgularda serviksin koni şeklinde çıkarılması yeterlidir. Ancak çoğunlukla erken evre olsa bile rahimin çevre dokularla birlikte alındığı ve o bölgedeki lenf dokularının da çıkarıldığı radikal bir operasyon uygulanır. Daha ileri evrelerde ise cerrahi önerilmez. Bu olgularda radyoterapi uygulanır. Son yıllarda bu hastalarda kemoterapi ve radyoterapinin bir arada uygulandığı kemoradyasyon tedavisi yapılması önerilmektedir.

Erken evrede yakalanmışsa tedavi şansı yüksektir (%85). Ancak klinik lezyon oluşması bile evreyi yükseltir ve bu hastalarda tedavi şansı azalır ve ileri evrelerde %10’lara kadar düşer.

Over (Yumurtalık) Kanserleri

Genellikle geç bulgu verir erken tanısı için çok başarılı bir tarama testi de yoktur. Daha çok tesadüfen başka nedenlerle yapılan muayene ve ultrasonografi sırasında erken tanı konulur. Ultrasonografide yumurtalık kistlerinde solid (katı) kısımlar olması, iki yumurtalıkta da olması, 8-10 cm’den büyük olması gibi durumlar uyarıcı olmalıdır. Tümör belirteçlerinin yüksekliği de tanıda yardımcıdır.

Geç bulgu verdikleri için genellikle kanserin ilerlemiş dönemlerinde yakalanır. Bu nedenle, en şanssız ve ölüme en sık yol açan jinekolojik kanserlerin başında gelir. Tanı konulduktan sonra beş yıllık yaşam şansı %30-40 civarındadır. Kadındaki tüm kanserlerin %4’ünü oluşturur. Genital kanserlerin ise yaklaşık dörtte biridir. Ancak, genital kanserlerden ölümlerin yarıya yakın sebebidir. Her yaşta görülür ancak, daha çok ileri yaşlarda menopoz sonrasında görülür.

Yumurtalıkta çeşitli hücre tipleri bulunur ve her hücre tipinden kaynaklanan

 kanserler görülebilir. En sık görülenler epitel hücrelerinden kaynaklananlardır. Diğer tipler daha seyrektir. Örneğin, germ hücreleri yumurtalıkta bulunan eşey hücreleridir. Bunlardan kaynaklanan tümörler daha genç yaşlarda görülür. Genç yaşlardaki tümörlerin de çoğu germ hücreli tümörlerdir. Bazı tip over tümörleri daha iyi seyirli ve tedavi şansı yüksektir. Buna karşın bazı tipler daha kötü seyirlidir.

Sebepleri ve Risk Faktörleri

Yumurtalık kanserine neyin sebep olduğu tam olarak bilinmemektedir ancak, bazı risk faktörleri yumurtalık kanseri riskinin görülme sıklığını artırabilir. Genetik faktörler, çevresel faktörler ve hormonal faktörler yumurtalık kanseri gelişiminde suçlanmıştır. Ailesinde meme ya da over kanseri olanlarda over kanseri riski artar. Son yıllarda bazı genlerdeki değişikliklerin over kanseri riskinde artışa yol açtığı gösterilmiştir. Bu genleri taşıyan ailelerde risk artar. Yumurtlamayı artırıcı ilaçları kullananlarda risk artar. Buna karşın doğum kontrol hapı kullanımı riski azaltır. Hiç gebe kalmamışlarda risk artar buna karşın doğum yapanlarda risk azalır.

Belirti ve Bulgular

Daha önce de söylendiği gibi over kanserleri geç bulgu verirler. Şikayetler çoğu zaman nonspesifiktir. Örneğin karın ağrısı, şişkinlik, mide-barsak şikayetleri gibi çok çeşitli hastalıklarda hatta bazen normalde de görülen çok spesifik olmayan şikayetler bulunabilir. İlerlemiş olgularda, karından ele gelen kitle, aşağı doğru basınç hissi, karında sıvı birikmesine (bu durum assit olarak adlandırılır) bağlı karın şişliği, çevredeki organlara bası yapmasına bağlı idrar ve barsak şikayetleri görülebilir. Bazı yumurtalık kanserleri hormon salgılayabilir. Buna bağlı adet düzensizlikleri olabilir. Epitelyal olmayan bazı tümörlerde de erkeklik hormonu salgılanabildiğinden tüylenme, erkek tipi saç dökülmesi görülebilir. Hastaların en sık başvuru nedeni assit oluşumuna bağlı karın şişliğidir. Çoğunlukla assit oluştuğunda ileri evrelerdedir.

Tanı

Over kanserinin erken tanısı için yapılabilecek en iyi şey yıllık rutin jinekolojikmuayenelerin ve ultrasonların yapılmasıdır. Bu durum bile her zaman tanıyı koydurmaz, ancak şüpheli durumlarda daha ileri araştırmalar yapılarak erken tanı koyma şansı artar. Şüpheli durumlar, muayenede ele kitle gelmesi ya da ultrason ile overlerde kist ya da kitle görülmesidir. Overde kist görülmesi bunun her zaman kanser olduğu anlamına gelmez. Özellikle üreme çağındaki kadınlarda görülen kistlerin çoğu aslında tümöral olmayan basit kistlerdir. Bunların bir çoğu hiç bir şey yapılmasa bile kendi kendine kaybolacaktır. Önemli olan nokta ultrasonda ya da muayenede yumurtalıkta bir kist tespit edildiğinde bunun tümöral mi yoksa basit kist mi olduğunun ayırt edilmesidir. Bu konuda detaylı bilgi için “Over kisti nedir, nasıl tedavi edilir” bölümüne bakınız>>>>

Menopozdaki kadınlarda ve adet görme çağı öncesi genç kızlardaki her türlü kist ise tümör olarak değerlendirilmelidir.

Tümöral olduğu şüphelenilen over kist ve kitlelerinin ileri araştırmalarında kanda tümör belirteçlerine bakılır. Bazı tümör belirteçleri (özellikle CA 125) bazı over tümörü tiplerinde yüksek bulunur. Ancak, tümör belirteçlerinin yüksek bulunması her zaman kitlenin kanser olduğunu göstermeyeceği gibi tümör belirteçlerinin düşük olması da kanseri ekarte etmez. Tümör belirteçleri dışında doppler ultrasonografide kan akım değişikliklerini göstererek iyi huylu ve kötü huylu tümör ayırımında yardımcı olabilir. Ancak tüm bu yöntemler yardımcı yöntemlerdir. Hiç biri kesin tanı koydurmaz. Tümöral olduğu düşünülen (ister iyi huylu ister kötü huylu olsun) kist ve kitleler ile ayırım yapılamayan olgularda cerrahi yapmak ve ameliyat sırasında patolojik örnek biyopsi almak kesin tanıyı koydurur. Ancak, kist varlığında tümör belirteçleri ve doppler incelemeleri normal ise ultrason ve muayene ile tümöral olduğunu düşündüren hiç bir bulgu yoksa ve kist 8 cm’den küçük ise bir süre takip edilebilir. Takip sırasında küçülme veya kaybolma olmuyorsa ameliyat yapılması gereklidir.

Tedavi

Over kanserinin tedavisi cerrahidir. Bazı kanser türlerinde ileri evrelerde ameliyat önerilmezken over kanserinde hangi evrede olursa olsun hastanın ameliyat edilmesi ve kitlenin mümkün olduğu kadar çıkarılması gereklidir. Cerrahi sırasında eğer yayılım yoksa kemoterapi gerekmeyebilir ancak, yayılım olan olgularda kemoterapi bazen de radyoterapi uygulanmalıdır.

Tedavi şekli tümör tipine göre değişse de genel olarak ana hatları ile bu şekildedir. Ancak, nihai tedavi şeklini belirleyen ameliyat sırasında tümörün yayılma derecesi, patolojik tipi saptanan tümörün davranış şekli (bazı tümörler daha hızlı bazıları daha yavaş ilerler) gibi çeşitli parametreler vardır.

Cerrahi de sadece tek yumurtalık alınabileceği gibi rahim, yumurtalıklar tamamen de alınabilir.

Rahim İç Zarı (Endometriyum) Kanseri

Tarama testi yoktur ama erken bulgu açısından en şanslı kanserlerdendir. Genellikle kendini anormal kanamalar şeklinde gösterdiğinden her türlü anormal vajinal kanamada kürtajla biyopsi almak gerekir. Ayrıca, ultrasonda rahim iç zarındaki kalınlaşmalarda da biyopsi alınmalıdır.

Jinekolojik Kanserler ve Erken Tanı

Sadece jinekolojik kanserler için değil tüm kanserler için en önemli konu kanserin erken tanısıdır. Kanser vücutta kontrolsüz çoğalan hücrelerdir ve her kanser için farklı olmak üzere yayılma eğilimindedir. Kimi kanserler daha yavaş yayılır yani metastaz yapar, buna karşın kimi kanserler de agresif davranışlıdır ve çok hızlı yayılırlar.

Kanser halk arasında ve medyada sıkça kullanıldığı şekliyle “amansız hastalık” olarak bilinir. Kanser hakkında yeterince bilgisi olmayan ve adından ürken bir çokları da kanserin tedavi edilemez bir hastalık olduğunu düşünür.  Bazı agresif yani hızlı ilerleyen kanserler için bu inanç kısmen doğru olmakla birlikte aslında;

KANSER TEDAVİ EDİLEBİLİR BİR HASTALIKTIR. Ancak, kanserin tedavi edilebilir olmasını sağlayan en önemli faktör KANSERİN ERKEN TANISIDIR.

Vücuda yayılmış bir kanserin tedavi şansı çok düşük olmakla birlikte erken tanı konmuş yani henüz yayılma fırsatı bulmamış bir çok kanser için %90’lara varan oranlarda kesin tedavi şansı vardır.

Bu nedenle, diğer tüm kanserlerde olduğu gibi jinekolojik kanserler için de bilmemiz gereken en önemli konu kanserden ne zaman şüpheleneceğimiz ve jinekolojik kanserlerin tedavi edilebilir evrede yakalayabilmek için, yani erken tanısı için, neler yapılması gereğidir.

Jinekolojik kanserlerin şanslı yönü dış ortama açık olması ve çoğunun erken bulgu vermesidir. Over (yumurtalık) kanseri hariç tüm jinekolojik kanserlerde biraz dikkat ile erken tanı şansı olabilir.

Üreme Endokrinolojisi (Hormon Bozuklukları)

Adet görememe

14 yaşına kadar ikincil seks karakterlerinin (meme büyümesi, koltuk altı ve kastıkta tüylenme) gelişmemesi veya ikincil seks karakterleri gelişmesine rağmen 16 yaşına rağmen ilk adetin görülmemesi veya normal adet gören kadında 3 siklus boyunca adet olmaması amenore olarak adlandırılır.

Adet görememe (amenore), primer (birincil) ve sekonder (ikincil) amenore olarak 2 şekilde olabilir. Hayatında hiç adet görmemiş ise buna primer amenore, daha önceden düzenli adet gören kadında adetin kesilmesine de sekonder amenore adı verilir.

Adet görememenin (amenore) sebepleri nelerdir?

Normal adet görebilmek için kadında 4 farklı kompartmanın normal olması gerekir. Bu kompartmanlardan herhangi birinde bir anormallik adet görememe ile sonuçlanabilir. Bu kompartmanlar:

1.   Uterus ve vajina

2.   Yumurtalık (over)

3.   Hipofiz bezi

4.   Hipotalamus

1. kompartmana yani rahim ve vajinaya ait anormalliklerde ya hormonlara yanıt verecek bir organ (rahim) yoktur, ya endometriyum yani rahim iç zarı anormallikleri vardır ya da rahimde adet kanaması olmasına rağmen vajinadaki anormallik nedeniyle dışarı akış yolu bulamaz. Bazen kızlık zarı tamamen kapalı olabilir (imperfore kızlık zarı). Bu durumda da adet kanı dışarı akmadığı için adet görülmeyebilir.

Rahime ait anormallikler arasında yumurtalıklar olmasına rağmen rahmin ve vajinanın üst kısmının doğumsal olarak gelişmemesi bulunur (Müllerian agenezi).

Ayrıca, bazen genetik olarak erkek olan bireylerde erkeklik hormonu androjene karşı duyarsızlık olduğundan testosteron etkisi ile gelişmesi gereken erkek dış genital

 organları gelişmez ve dış genital yapı dişi görünümde olur (Androjen duyarsızlık sendromu). Bunlarda kısa ve kör bir vajen vardır ama iç genital organlar yoktur.

Bir diğer rahim anormalliği rahim iç zarında daha önce geçirilmiş kürtajlar sonucu oluşan yapışıklıklardır (Asherman sendromu). Bu durumda adet kanaması ya çok az olur ya da olmaz.

2. kompartman yumurtalıktır. Yumurtalıkta doğum sırasında 2 milyon olan yumurta ergenlikte 400 bine düşer ve tükenmesi ile kadın menopoza girer. Bazen doğumsal olarak yumurtalıklar gelişmeyebilir ya da gelişse de genetik bir bozukluk (Turner sendromu) sonucu doğuma kadar bir şekilde tükenebilir. Bazen de yumurtalıklarda yumurta olsa da hipofiz bezi hormonlarına cevapsızlık olabilir (resistan over sendromu). Tüm bu durumlarda yumurtalıklardan estrojen ve progesteron salgılanmayacağından rahim iç zarının (endometriyum) uyarılması dolayısıyla adet görme mümkün olmaz. Bazı durumlarda da yumurtlama olmaz (anovulasyon), bu durumda az da olsa estrojen vardır ama progesteron olmadığı için kanama olmaz.

3. kompartman beyinin altında yer alan hipofiz bezidir. Buradan yumurtalıkları uyaran FSH ve LH isimli hormonlar (gonadotropinler) salgılanır. Bunların salgılanmasını bozan hipofiz bezi tümörleri (örneğin prolaktin hormonunun aşırı salgılanmasına yol açan hipofiz adenomları) da FSH ve LH düzeylerini baskılayacağından yum

urtlamayı dolayısıyla yumurtalıktan estrojen ve progesteron salgılanmasını önleyecek ve adet görülmeyecektir.

4. ve en üst kompartman hipotalamustur. Bu beyindeki bir bölgedir. Buradan hipofiz bezinden FSH ve LH hormonlarını salgılatıcı hormonlar (gonadotropin salgılatıcı hormonlar) salgılanır. Hipotalamus nedenli adet görememe nedenleri arasında genetik bazı anormallikler yanında aşırı egzersiz, stres, üzüntü, ani kilo kaybı, hava değişimi gibi faktörler gonadotropin salgılatıcı hormon salgılanmasını etkileyerek amenoreye neden olur. Anoreksia nervosa olarak bilinen ve aşırı kilo vermeye bağlı amenore ile birlikte başka rahatsızlıkların da olduğu durum hipotalamus kökenli amenore nedenleri arasındadır.

Adet görememenin sebebi nasıl saptanır, ne tetkikler yapılır?

Özellikle sekonder (ikincil) amenorede ilk olarak ekarte edilmesi gereken durum gebeliktir. Gebelik ekarte edildikten sonra hormon testleri yapılmalıdır. Hormon testlerinde ilk bakılacak olanlar Tiroid hormonları ve prolaktin hormonlarıdır. Bunun dışında diğer hormonlarda amenorenin sebebinin ortaya çıkmasında faydalı olabilir. Klasik yaklaşımda FSH ve LH bakılması daha sonraya bırakılırken bu aşamada sebebin daha ortaya çıkmasını sağlayabilir ve hastadan 2 kez kan alınmasına gerek kalmaz. FSH ve LH’ın yüksek olması 2. kompartmanın yani yumurtalığın anormalliğini (erken menopoz, resistan over sendromu, yumurtalıkların genetik olarak gelişmemesi) gösterir.

Gebelik, prolaktin aşırı salgısı ve tiroid hastalıkları hormon testleri ile ekarte edildikten sonra 2. adımda yapılacak olan hastaya progesteron vermektir.

Progesteron ile kanama oluyorsa şunları anlayabiliriz: 1. kompartman yani rahim ve vajina normaldir; hastanın estrojeni de vardır ama yumurtlama olmadığından progesteron salgılanmamaktadır. Kanama olmuyorsa ya rahim ve vajende anormallik vardır ya da estrojen yoktur.

Progesteron ile kanama olmazsa o zaman estrojen ve progesteron birlikte ardışık olarak verilir. Eğer estrojen ve progesteron ile kanama oluyorsa o zaman rahim ve vajinanın normal olduğu anlaşılır. Bu durumda hipotalamusa bağlı bir adet görememe durumu söz konusu olabilir. Kanda FSH ve LH düzeylerinin düşük olması da bu tanıyı destekler.

Estrojen ve progesteron ile kanama olmuyorsa o zaman rahim ve/veya vajinada bir anormallikten şüphelenilmelidir.

Tüylenme (hirsutismus)

Normalden fazla tüylenme esas olarak 2 şekilde olabilir. Normalde kadın vücudunda erkek tipi olmayan kıllardaki genel artışahipertrikozis adı verilirken erkek tipi tüylenmeye hirsutism denir. 

Hipertrikoziste örneğin kollarda olan ancak kadınlarda genellikle daha ince ve açık renk olan kılların artması ve renginin koyulaşması söz konusudur. Hirsutism yani erkek tipi kıllanmada ise kadınlarda normalde görülmeyen lokalizasyonlarda, örneğin çenede, meme çevresinde ve göğüs aralarında, göbek altında orta hatta ve uylukların iç kısımlarındaki kıllarda sertleşme, kalınlaşma ve renklerinde koyulaşma olur. Hipertrikozis genellikle ailesel yatkınlık gösterir. Hirsutismus ise daha çok erkeklik hormonları olarak bilinen ve kadınlarda düşük düzeylerde bulunan androjenlerin kanda artışına veya kanda normal olsa bile kıl foliküllerinin androjenlere olan duyarlılığında artışa bağlıdır.

Kıl follikülllerin sayısı genetik özelliklerle belirlenir.  Aslında avuç içi ve ayak tabanı dışında bütün deride bulunur, ancak bunların büyük kısmı çok ince ve açık renkli olduğundan rahatsızlık vermez. Kıl gelişimi döngüsel bir patern izler. Gelişme, dinlenme ve dökülme evreleri vardır. Tüm vücuttaki kıllar için bu döngü söz konusudur ancak kıl folikülünün yerine göre bu döngülerin uzunluğu farklılık gösterir. Örneğin, ön koldaki kıl foliküllerinin döngüsü çok yavaştır ve bize hiç uzamıyorlarmış gibi gelir. Buna karşın saçlarda bu döngü daha hızlıdır. Saçlardaki bazı kıl folikülleri gelişme, bazıları dinlenme bazıları da dökülme evresindedir. Zamanı gelen dökülmekte ama yenileri hızla büyüdüğü için saç sürekli uzuyor gibi davranır. Bütün foliküller eş zamanlı davrandığında dökülme izlenir. Böyle bir durum gebelikte veya emzirme döneminde geçici olarak ortaya çıkabilir. Hormonların etkisiyle bütün foliküllerde senkronizasyon (eş zamanlılık) olduğundan hasta saçlarının hızla döküldüğünü görür ve panikler ancak bu durum geçicidir.

Yüzümde ve vücudumda aşırı tüylenme var, cildiye doktoruna mı, jinekologa mı gitmeliyim?

Tüylenme (hirsutismus) birçok nedene bağlı gelişebilir. Genellikle, multidisipliner bir durum olarak kabul edilir. Yani, birden fazla uzmanlık dalını ilgilendirebilir. Hirsutismus ile ilgili olabilecek uzmanlık dalları arasında Kadın Hastalıkları ve Doğum, Endokrinoloji (hormonlarla ilgilenen iç hastalıkları uzmanlığı) ve Cildiye sayılabilir.

Çeşitli jinekolojik hormonal bozukluklarında hirsutismus oluşabilir. Bunlardan en sık görüleni polikistik over sendromudur ve özellikle Akdeniz ülkeleri ile birlikte bizim toplumumuzda önde gelen hirsutismus sebepleri arasındadır. Tüylenme şikayetiniz olduğunda özellikle adet düzensizlikleri de varsa bunun jinekolojik olma olasılığı daha yüksektir. Bu durumda jinekolog tarafından yapılan araştırmalarla sebebin jinekolojik sebepli hormon bozukluğu sonucu olup olmadığı araştırılır ve gerekirse uygun tedavi verilir. Eğer, jinekolojik kökenli hormonal bir sebep bulunamazsa diğer hormonal bozukluklarla ilgili olarak Endokrinoloji ile ve gerekirse Cildiye ile konsülte edilebilir.

Tüylenmenin (hirsutismus) sebepleri nelerdir?

Hirsutismus öncelikle hormon salgılayan (endokrin) organlardaki anormalliklere bağlı olarak oluşabilir. Bu organlar; yumurtalık (over), böbrek üstü bezi (adrenal) ve hipofiz bezidir.

Yumurtalık kaynaklı hirsutism sebepleri arasında en sık görülen polikistik over sendromu’dur (detaylı bilgi için bakınızpolikistik over sendromu). Bunun dışında hipertekozis denilen bir durumda da yumurtalıklardan aşırı androjen salgısı sonucu tüylenmede artış olabilir. Bu hastalarda tüylenme yanında ses kalınlaşması, büyük dudakların normalden fazla büyümesi gibi erkeksi yönde (virilizan) değişiklikler de olabilir. Ayrıca,yumurtalık kökenli androjen hormonu salgılabilen tümörler de hirsutismusa neden olabilir.

Böbrek üstü bezi kaynaklı hirsutismus sebepleri ise konjenital adrenal hiperplazi, Cushing sendromu ve yine androjen salgılayan böbrek üstü bezi tümör’leridir. Konjenital adrenal hiperplazi, hormon yapımı sırasında görev yapan bazı enzimlerin genetik olarak vücutta bulunmaması veya normalden az bulunması sonucu hormon yapım yolunun daha çok androjen hormon yapımına eğilim göstermesi sonucu olur. Cushing sendromu ise esas olarak vücutta herhangi bir nedenle kortizon hormonunun aşırı salgılanmasıdır. Kortizol artışı ve obesite ile birlikte kas güçsüzlüğü, deride incelme, potasyum eksikliği, hipertansiyon, diyabet ve hirsutism ile karakterize bir hastalıktır. Bazen dışarıdan aşırı verilen kortizona bağlı olarak da oluşabilir.

Hipofiz bezi kaynaklı hirsutismus nedenleri arasında Cushing hastalığı ve prolaktinoma bulunur. Hipofiz bezinden kortizon yapımını uyaran hormonun (ACTH) aşırı salgılanması da böbrek üstü bezinden kortizon salgılanmasını artırarak Cushing sendromunun bir alt grubu olan Cushing hastalığı’na neden olur. Ayrıca, prolaktin hormonunun aşırı salgılanmasına yol açan prolaktinoma denilen hipofiz tümörleri de indirekt olarak yumurtlama sorunu oluşturarak veya direkt yolla androjen yapımını artırarak tüylenmede artışa neden olabilir.

Aşırı tüylenmenin bir diğer sebebi de hastanın aldığı ilaçlardır. Bazı ilaçlar örneğin endometriozis tedavisinde kullanılan danazol isimli ilaç, ayrıca androjen içeren çeşitli ilaçlar kadında kullanıldığında tüylenme sebebi olabilir. Bazı hormonal doğum kontrol ilaçları da (progesteron içeren) tüylenmede artışa neden olur. Sık sorulan sorulardan biri doğum kontrol haplarının tüylenme yapıp yapmadığıdır. Doğum kontrol hapları ilk kullanıma sunulduğunda içeriklerindeki progesteronun androjenik özellikleri de olduğundan tüylenme şikayetine yol açabilmekteydi. Ancak, yeni jenerasyon doğum kontrol haplarında androjenik özellikler taşıyan progesteron hormonu kullanılmadığından bu risk yoktur. Hatta, hirsutismusa yol açan polikistik over sendromunda tedavi alternatiflerinden biri de doğum kontrol haplarıdır.

Son olarak, bazı hastalarda hirsutismusun sebebi saptanamaz. İdiopatik hirsutismus olarak gruplandırılan bu hastalarda herhangi bir ilaç kullanımı öyküsü olmadığı gibi kanda androjen düzeyleri de normaldir. Bunlarda artmış tüylenmenin sebebinin kıl foliküllerinin androjen hormonlara duyarlılığının fazla olmasıdır.

Hirsutismusta tanı nasıl konur?

Bunun için doktorunuz öncelikle tüylenmenizin derecesini değerlendirmek için muayenenizi yapacaktır. Klinik olarak hirsutismusun olması kanda androjenlerin yüksek olduğunu veya kıl foliküllerinin androjenlere aşırı duyarlılığın olduğunu gösterir. Öncelikle androjenlerin yüksek olup olmadığı değerlendirilir. Bunun için androjen hormonlarına bakılır. Eğer normalse o zaman idiopatik hirsutismus söz konusudur (kılların androjene aşırı duyarlılığı). Bazı androjen hormonlar yumurtalığa bazıları da böbrek üstü bezine özgüdür. Ancak her zaman kesin ayırım yapılamayabilir. Androjen hormonların çok yüksek düzeylerde olması tümöre bağlı olduğunu düşündürür.

Ultrasonla yumurtalıklarınızın değerlendirilmesi de hirsutismusun sebebinin saptanmasında faydalıdır. Ultrasonda yumurtalıklardaki polikistik over görünümü ya da androjen salgılayabilecek bir kist ya da tümör yol gösterici olabilir ama kesin tanıyı koydurmaz. Ayrıca, tanıyı destekleyecek veya detaylandıracak başka testler de yapılır. Polikistik over sendromunda kan insülin düzeyi ve glikoz/insülin oranı, FSH ve LH düzeyleri tanıyı destekleyen testlerdendir. Konjenital adrenal hiperplazi ve Cushing sendromu için de özgün bazı testler vardır. Bu testler daha çok Endokrinoloji uzmanının denetiminde yapılmalıdır. Böbrek üstü bezinde tümörden kuşkulanılan olgularda tomografi ya da manyetik rezonans görüntüleme yapılabilir.

Tüylenme nasıl tedavi edilir?

Tedavi öncelikle sebebe yöneliktir. Eğer androjen salgılayan bir yumurtalık veya böbrek üstü bezi tümör söz konusu ise bu tümörün çıkarılması önceliklidir. Bu tümörlerin bir kısmı iyi huyludur ancak bazıları habis olabilir. Böbrek üstü bezi kaynaklı ve hipofiz kaynaklı hirsutismus olgularında da spesifik tedavi metotları uygulanır.

Polikistik over sendromunda ise androjenleri baskılayacak tedavi uygulanabileceği gibi çocuk sahibi olmak isteyenlerde yumurtlama tedavisi de uygulanabilir. Ayrıca, bu hastalarda insülin hormonuna karşı bir direnç bulunması nedeniyle bir diyabet ilacı olan Metformin de faydalı olabilir (Bakınız polikistik over sendromu). Sebebi bulunamayan idiopatik hirsutismus olgularında da androjenlerin baskılanması ve kıl foliküllerine direkt etkili tedaviler kullanılabilir.

Hirsutismus tedavisinde önemli noktalardan biri tedavi süresidir. Unutulmaması gereken, kıl foliküllerinin belirli ömürleri olduğudur. Androjenlerin etkisiyle kalınlaşmış ve koyulaşmış kılların geri dönüşümü yoktur. Bu nedenle, tedavinin etkisinin görülmesi için bu kalınlaşmış kılların yaşam siklusunun bitmesi beklenir ve bu da 6 ay veya hatta daha fazla sürebilir. Yeni çıkacak tüyler daha ince ve açık renkli olacağından tedavinin etkisi ancak bundan sonra ortaya çıkar. Tedavi yapılmadan epilasyon gibi bir yöntemle tüylerin yok edilmeye çalışılması faydalı olmayacaktır, çünkü yeni çıkan tüyler de androjen etkisinde olacağından yine aşırı tüylenme gözlenecektir. Ancak, tedaviye başladıktan bir süre sonra yapılan epilasyon başarılı sonuç verir. Bu süre tedaviniz sırasında doktorunuz tarafından belirlenir.

 

Polikistik Over Sendromu nedir?

Polikistik over sendromu sık rastlanılan bir durumdur. Özellikle adet düzensizliği, tüylenme şikayeti olanlarda ve çocuk sahibi olamayanlarda sıklıkla polikistik over tanısı konulur.

Polikistik over denilmesinin sebebi yumurtalıkların (overlerin) tipik görünümünden dolayıdır.

Ultrasonda da yumurtalıkta 8-10 mm’den küçük çok sayıda kistik yapı görülür ve yumurtalıklar normalden daha büyüktür. Aslında bu olgularda temel problem yumurtlamanın olmamasıdır (anovulasyon). Bu nedenle bu kadınların bir kısmı çocuk sahibi olamama nedeniyle başvurur.

Normalde her adet siklusunun başında içinde yumurta içeren bir çok folikül gelişir. Bu foliküllerden bir tanesi daha fazla gelişirken diğerleri kaybolur. Polikistik over sendromunda ise bu foliküller belli büyüklüğe kadar büyür ama hormonal bozukluklar nedeniyle daha fazla gelişemez ve yumurtlama olmaz. Bunun sonucunda bu, gelişemeyen ama tamamen de kaybolmayan, foliküller ultrasondaki tipik görünümü oluşturur.

Aslında, polikistik over görünümü ikincil bir olaydır yani sebep değil sonuçtur. Hastalığın sebebi yumurtalıklardaki kistler değildir. Yumurtlama bozukluğu sonucu overlerdeki tipik görünüm olur. Bu nedenle, bazı hastaların algıladığı şekilde “Benim yumurtalıklarımda kist varmış o yüzden tüylenmem varmış, ya da çocuğum o yüzden olmuyormuş” şeklindeki ifadeler aslında yanlıştır. Polikistik over aslında organik değil fonksiyonel bir bozukluktur. Bir kısır döngü söz konusudur. Yumurtlama bozukluğu normalde estrojen hakimiyeti olan foliküllerde androjenik bir ortam oluşmasına neden olurken androjenik ortam da yumurtlama bozukluğuna yol açar. Ancak, bu kısır döngüyü başlayan gerçek sebep tam olarak bilinmemektedir.

Polikistik over sendromu belirti ve bulguları nelerdir?

Hiperandrojenizm (androjen hormonlarının yüksekliği): Androjenlerin yüksekliği hastalarda tüylenme (özellikle yüzde dudak üzeri ve çenede, göğüs çevresinde, göbek altında ve uyluk iç yüzlerinde) yanında aknelere (sivilceler) ve erkek tipi saç dökülmesine neden olur.

Kronik anovulasyon: Hastalarda yumurtlamanın olmamasıdır. Buna bağlı olarak hastalarda düzensiz ve seyrek adetler, istenmesine rağmen gebelik olmaması gibi durumlar ortaya çıkar. Gebe kalamama polikistik over sendromunda her şart değildir. Bazı hastalar hiç bir sorun yaşamadan hatta polikistik over olduklarını fark etmeden de gebe kalabilirler. Bu nedenle, bekar iken tanı konulan olgularda mutlaka çocuk sahibi olmada sorun yaşayacağını söylemek mümkün değildir. Ayrıca, bebek istemeyen kadınlar polikistik over sendromu olmalarına rağmen korunmalıdırlar. Çünkü bu hastalarda zaman zaman kendiliğinden yumurtlama olabilmektedir.

Ultrason görünümü: Ultrasonda tipik olarak çok sayıda küçük kistçikten oluşan görünüm vardır. Over boyutları artmıştır. Ayrıca, overin stroma denilen orta bölümü kalınlaşır. Polikistik over sendromunda bu görünüm tipik olmasına karşın tanı koydurucu değildir. Diğer belirti ve bulguların da olması gereklidir. Bunun dışında normal kadınların da bir kısmında ultrasonda overler polikistik görünümde olabilir.

İnsülin resistansı (direnci): Son 10-15 yılda polikistik over sendromu hastalarının bir kısmında vücutta şeker metabolizmasını düzenleyen insüline karşı dokularda bir direnç olduğu yani dokuların insüline beklenen cevabı vermediği gösterilmiştir. Bu hastalarda insülin düzeylerinde artış ve/veya kan şekerinin insüline oranında azalma gözlenir. İnsülin direnci daha çok kilolu hastalarda görülür. İnsülin direnci olan bir kısım hastada tipik bir bulgu ciltte akantozis nigricans denilen siyah üzeri kadife gibi olan lekelerdir.

Gonadotropin (yumurtalık uyarıcı hormonlar) düzeylerinde anormallik: Normalde bu hormonlardan FSH düzeyi LH düzeyine göre daha yüksek iken bu hastalarda bu tersine döner ve LH yükselir.

Uzun dönem riskleri: Polikistik over sendromlu hastalarda hipertansiyon, kalp damar hastalıkları ve diyabet riski artar. Ayrıca meme kanseri riskinde az da olsa bir artış söz konusudur. Endometriyum (rahim iç zarı) kanseri riski de artmıştır ancak bu tedavi görmeyen hastalar için söz konusudur. Polikistik over sendromunda yumurtlama olmadığından progesteron hormonu salgısı olmaz. Buna karşın düşük miktarlarda sürekli salgılanan ayrıca, yağ dokusunda androjenlerden dönüşen estrojen endometriyumu sürekli uyarır ve kanser riskini artırır. Estrojeni karşılamak üzere progesteron verilmesi ya da hastanın doğum kontrol hapı kullanması bu riski azaltır.

Polikistik over sendromu tedavisi nasıl yapılır?

Tedavi hastada görülen belirtilere, belirtilerin şiddetine, hastanın yaşına ve çocuk isteyip istemediğine göre farklılık gösterir. Ancak, hastalığı tamamı ile ortadan kaldırabilecek etkili bir yöntem yoktur.

Problem androjen yüksekliğine bağlı tüylenme, sivilce oluşumu ve adet düzensizliği ise doğum kontrol hapları faydalıdır. Doğum kontrol haplarının da özellikle progesteron komponentinin antiandrojenik yani androjenlere direkt etkisi de olan tipleri tercih edilir. Bazı durumlarda doğum kontrol hapına antiandrojenik özelliği olan ilaçlar da eklenebilir. Hirsutismus bölümünde anlatıldığı gibi sertleşmiş siyah kılların geri dönüşümü yoktur. Bu nedenle, tedavinin faydasını ancak belli bir süre sonra (6-12 ay) görmek mümkün olabilir.

Hastanın sadece adet düzensizliği var tüylenme şikayeti yoksa yine doğum kontrol hapları faydalı olabilir. Ayrıca, bunun yerine karşılanmamış estrojene bağlı rahim iç zarı kanseri riskini önlemek için adet siklusunun belli günlerinde (16-25. günler) kullanacağı şekilde progesteron da verilebilir.

Yumurtlama düzensizliğine bağlı çocuk sahibi olamama (infertilite) sorunu varsa yumurtlamayı artırıcı ilaçlar verilebilir. Bazı doktorların genç kızlarda bu tür yumurtlamayı artırıcı tedaviyi uygulandıkları gözlenmektedir. Ancak, bu yaklaşımın bir anlamı yoktur. Bu tedavi sendromu tamamen ortadan kaldırmayacaktır bu nedenle geçici bir tedavi olduğundan ancak infertilite sorunu olanlarda kullanılmalıdır.

İnsülin direnci olan olgularda tedaviye oral (ağızdan alınan) antidiyabetik bazı ilaçlar da (metformin vb) eklenebilir. Bu yaklaşım hastaların sıklıkla kafasını karıştıran bir durumdur. Şeker hastalığı tanısı olmamasına rağmen neden diyabet ilacı kullandıklarını sıklıkla sorgularlar. Bu ilaçlar dokularda insüline duyarlılığı artırır, ayrıca kilo verilmesine yardımcı olarak tedavinin başarı şansını artırır. Kilo verme çok ileri olmayan olgularda bazen hiç bir ilaç tedavisine gerek kalmadan şikayetleri azaltabilmektedir, bu nedenle kilolu hastaların kilo vermeleri istenir.

Şikayetleri yoğun olan ilaç tedavisine yanıt alınamayan olgularda cerrahi yaklaşım da söz konusudur. Laparoskopik olarak over üzerinde koter ile (yakarak) delikler açılır (ovarian drilling). Bu androjen salgılayan yumurtalık dokusunun bir kısmını harapladığından işlem sonrası androjenlerde hızlı bir düşüş sağlanır. Ancak, yumurtalık çevresinde yapışıklıklara yol açma riski olduğundan seçilmiş olgularda uygulanmalıdır.

 

Prolaktin Hormon Yüksekliği (Hiperprolaktinemi), Nedenleri ve Sonuçları

Prolaktin göğüslerde süt üretiminin uyarılmasını sağlayan hormondur. Kanda yükselmesi en tipik belirtisi göğüslerden süt gelmesidir. Ayrıca, kanda düzeyleri arttığında yumurtlama bozukluklarına yol açtığından adet düzensizliği ve kısırlık gibi şikayetlere neden olur. Bazı olgular tüylenmede artış ile de başvurabilir.

Prolaktin hipofiz bezinde üretilen hormonlardan biridir. Hipofiz bezinde üretilen diğer hormonlar kadında yumurtalıkları, erkekte testisi uyaran FSH ve LH, tiroid bezini uyaran TSH, böbrek üstü bezini uyaran ACTH ve vücutta büyümeyi uyaran büyüme hormonudur (GH). Her bir hormon için belirli hücre grupları vardır ve spesifik hormonları üretirler. Bir nedenle, bu hücre grupları aşırı hormon üretebilirler. Örneğin ACTH’ın aşırı salgılanması Cushing sendromu denilen hastalığa, büyüme hormonunun aşırı salgılanması ise erişkinlerde kemiklerde aşırı gelişmeye yol açan akromegali denilen bir hastalığa neden olur.

Prolaktin hormonunun aşırı salgılanması ise yukarıda bahsedilen şikayetlere (göğüslerden süt gelmesi, adet düzensizliği, kısırlık, tüylenme) neden olabilir. Hipofiz bezinde prolaktin salgılayan hücreler aşırı çalıştığından boyut ve sayı olarak da artar ve bir çeşit tümöral gelişim gösterirler. Bu tümöral gelişim prolaktinoma (veya prolaktin adenomu) olarak adlandırılır. Bir çeşit tümör olmasına rağmen kanser davranışı göstermezler. Sadece aşırı hormon salgılanması nedeniyle çeşitli hormon bozuklukları ve kitlesel olarak büyüdükleri için oluşan kitleye ait belirtiler görülür.

Prolaktin adenomu 1 cm’den büyük ise makroadenom, 1 cm’den küçük ise mikroadenom olarak adlandırılır. Bu ayırımın önemi makroadenomlarda hormonal belirtiler yanında kitlesel belirtilerin de gözlenebilmesidir. Hipofiz bezinin yakın komşuluğunda görme siniri vardır ve prolaktin adenomu 1 cm’den büyük ise bu sinire bası yaparak görme alanında bozukluğa (hasta yan tarafı göremez) neden olur. Mikroadenomlarda ise bu risk çok azdır. Bu nedenle, özellikle prolaktin hormonunun kanda aşırı yükseldiği durumlarda makroadenom varlığını araştırmak için hipofizi görüntülemek amacıyla röntgen, bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans inceleme yapılmalıdır.

Göğüslerden süt gelmesi sadece prolaktin yüksekliğinde mi olur?

Hayır. Göğüslerden süt gelmesi (galaktore) çok çeşitli nedenlerle oluşabilir. Estrojen hormonu fazlalığı (doğum kontrol hapları, östrojen salgılayan kistler vb), emzirme, stres, tiroid hormon bozuklukları, çeşitli tümörlerin prolaktin salgılaması ve bazı ilaçlar da prolaktin yükselmesine veya direkt etki sonucu göğüslerden süt gelmesine neden olabilir.

Bazen hiç bir neden bulunmaksızın ve prolaktin düzeyleri normal olsa da galaktore olabilir. Bu olgularda sebep muhtemelen prolaktin hormonunun biyoaktivitesinin artmasıdır, yani hromon düzeyleri aynı olmasına rağmen prolaktinin süt bezlerindeki etkisi daha fazladır.

Tedavi

Tedavinin planlanmasında prolaktin hormonunun kan düzeyleri, makroadenom olup olmadığı ve hastanın şikayetleri, önem taşır.

Normalde prolaktin hormonunun kandaki üst sınırı 25 ng/ml’dir. Ancak, bir çeşit stres hormonu yani streste de salgılanabilen bir hormon olduğu için hormon değerleri çeşitli faktörlerden kolaylıkla etkilenip yüksek bulunabilir. Örneğin hastanın tok olması, yumurtlama dönemine yakın olması ve hatta kan alınırken damar yolunun bulunmasında zorlanılması bile prolaktin düzeylerinin yüksek bulunmasına neden olabilir. Bu nedenle, prolaktin düzeyi 25 ng/ml’nin üstünde bulunduğu olgularda teyit etmek için bir kez daha kan alınması gerekebilir. Ancak, prolaktin düzeyleri aşırı yüksekse (100 ng/ml’nin üstü) bunun çevresel faktörlere bağlı olması olasılığı zayıftır ve bu olgularda hipofiz makroadenomu bulunma riski yüksektir. Bu nedenle, bunlarda hipofizin görüntüleme yöntemleri ile araştırılması gerekir. Makroadenom varsa tedavi edilmelidir.

Hastanın tek şikayeti göğüslerden süt gelmesi (galaktore) ise ve hasta bundan çok şikayetçi değil ise tedavi şart değildir. Ancak, hastayı rahatsız eden boyutlarda galaktore, adet düzensizliği varsa, kısırlık şikayeti varsa veya prolaktin düzeyleri aşırı yüksek ise o zaman tedavi edilmelidir.

Tedavide esas olarak 2 yöntem vardır: Tıbbi ve cerrahi tedavi. Cerrahi tedavi ancak, prolaktinin aşırı yüksekliği ile beraber makroadenom olması (1 cm’den büyük tümör) ve/veya görme bozuklukları olması durumunda önerilir. Diğer durumlarda ilaç tedavisi uygulanır.

Fetal İyilik Testleri

Bu testler anne karnındaki fetusun yaşamını tehdit eden bir risk olup olmadığını saptamaya yöneliktir. Esas amaçları, anne karnında bebek ölümü riski doğduğunda öncede saptamak ve engellemektir. Bu amaçla uygulanan çeşitli testler vardır.

 NST

Non stres testinin kısaltılmışıdır. Fetusun elektronik olarak monitorizasyonudur. Anne karnına 2 prob bağlanır. Bunlardan biri rahimdeki kasılmaları ölçen ve kaydeden mekanik olarak çalışan “kontraksiyon probu”, diğeri ise fetal kalp atımlarını doppler yöntemi ile saptayan ve grafik halinde kaydeden “fetal kalp hızı probu”dur.

Normalde fetusun kalp atım hızı sabit değildir. Vurudan vuruya değişkenlik gösterir ve fetusun hareketleri ile hızlanır. Bu değişkenlik fetusun sağlık durumunun iyi olduğunu gösterir. Eğer, fetal sıkıntı varsa bu beklenen değişkenlik ve fetal hareketler sırasında kalp hızında artış gözlenmez. Hatta, kalp atım hızında istenmeyen yavaşlamaları olur ki bu çocuğun yaşamının risk altında olduğunu gösterir.

Kontraksiyon probu ise belirtildiği gibi rahimdeki kasılmaları kaydeder. Bu hem rahim kasılmalarının dökümante edilmesinde ve dolayısıyla gerçek ve yalancı doğum kasılmalarının ayırt edilmesinde faydalıdır. Hem de kasılmalar ile fetal kalp atım hızı arasındaki ilişkiyi göstermesi açısından önemlidir. Kasılmalar sonrası fetal kalp atım hızında yavaşlama olması fetus için ciddi bir risk işaretidir. Acil doğum gerektirebilir.

NST yapmak için annenin karnının tok olmalıdır. Anne yatarken kalp seviyesinin daha yukarıda olmalı, yani tam düz yatmamalıdır. Bazı durumlarda sol yanına doğru dönmesi daha tercih edilir. Problar karna uygun pozisyonlarda bağlanır ve yaklaşık 20 dk kaydedilir. Bu sırada, fetal hareket olduğunda annenin bir düğmeye basması istenir. Anne düğmeye bastıkça cihaz bunu kağıt üzerinde işaretler. Fetal hareketlerin karşılığında fetal kalp hızındaki istenen kriterlerde hızlanma olması ve bunun 20 dk içinde en az 2 defa olması durumunda NST “reaktif” olarak değerlendirilir. Yani fetusun sağlığı iyidir ve bu şekilde normal NST’yi gördüğümüz zaman %99 olasılıkla fetusun en az 1 hafta anne karnında ölmeyeceğini söyleyebiliriz.

Biyofizik Profil Skor

Ultrasonografi ve NST cihazının aynı anda kullanılması ile yapılan bir fetal iyilik testidir. Beş ayrı parametre değerlendirilir. Bunların 4’üne ultrason ile bakılır, beşincisi ise NST’dir. Ultrasonda fetusun hareketleri, solunum hareketleri, kas tonusu ve amniyon sıvı miktarı değerlendirilir. NST de daha önce anlatıldığı şekilde değerlendirilir. Her bir parametrenin istenen kriterlere uyması 2 puanla skorlanır. Toplam skor 10 üzerinden değerlendirildiğinde 8-10 puan çocuğun sağlığının iyi olduğunu gösterir. Daha düşük puanlar ve özellikle amniyon sıvısının azalması durumunda fetusun sağlığı tehlikededir.

Kontraksiyon Stres Testi

NST cihazı ile ya da daha doğru bir tanımla elektronik fetal monitorizasyon aracılığıyla yapılır. Amaç rahim kasılmaları oluştuğu sırada rahimde oluşacak kan akımı azlığı nedeniyle fetusta sıkıntı olup olmayacağını öğrenmektir. Doğum eylemini başlatabileceğinden riskli durumda doğurtmayı düşünmediğimiz (prematür bebek gibi) durumlarda uygulanmamalıdır. Serum ile oksitosin verilir ya da meme başı uyarılması ile rahimde kasılmalar oluşturulur. Kasılmalar sonrasında fetal kalp hızında yavaşlamalar olmaması istenen sonuçtur. Eğer bu tür yavaşlamalar varsa fetus risk altındadır, bir an önce doğurtulmalıdır.

Doppler

Doppler ultrasonografide bebeğe olan (uterus damarları ve göbek kordonundan) ve bebekteki kan akımlarının incelenmesi ile bebekteki kan akım hızlarındaki azalma yani plasental yetmezlik saptanır. Halk arasında renkli ultrason olarak bilinen ultrason çeşidi budur ve amaç bebeği renkli olarak görüntülemek değil kalbin sistol (atım) ve diyastol (dolum) zamanlarında “kan akım hızlarını” incelemektir. Zaten buradaki renkler bilgisayar ortamında suni olarak oluşturulmuş renklerdir ve kan akımının proba yaklaşması veya probtan uzaklaşmasına göre mavi veya kırmızının çeşitli tonlarında olur. Renklendirilmiş kan akımlarını tespit etmek daha kolaydır ve tespit edilen kan akımları dalga şekilleri halinde grafiksel olarak dökümante edildiklerinde kan akım hızındaki değişiklikler görüntülenebilir ve birtakım spesifik oranlama yöntemleri ile subjektif olarak hesaplamalar ile akım hızındaki azalmalar belirlenebilir.

Doppler veya renkli doppler ultrasonografi özellikle gelişme geriliği başta olmak üzere yüksek riskli gebeliklerin takibinde oldukça faydalıdır. Doppler daha çok yönlendirici bir testtir. Diğer fetal iyilik testleri ile birlikte gebelik yönetiminde yardımcıdır. Ancak, bazı durumlarda örneğin göbek kordon atardamarında “ters akım” olması bebeğin ciddi risk altında olduğunu gösterir ve acilen bebeğin doğurtulmasını gerektirir.

Doppler özelliği taşıyan ultrason cihazları geleneksel cihazlara göre son derece pahalı olduğundan her merkezde bulunmazlar ve bu nedenle çoğu zaman doppler incelemeleri gebeliği takip eden doktor dışında başka bir doktor tarafından yapılmaktadır. Merkezimizde renkli doppler ultrasonografi uygulanmaktadır.

 
Page 1 of 3123»
 
 

Danışma Hattı

  • Uğur Mumcu cad. 17/2 Gaziosmanpaşa / ANKARA.
  • 0 (312) 447 77 97
  • 0 (312) 437 41 62
  • 0 (312) 446 35 32

UYARI

Bu sitede yer alan tıbbi bilgiler sadece bilgilendirme amaçlıdır. Özel durumlarınız ve sorularınız için İletişim linkinden formu doldurunuz.